Genç Descartes La Flèche’deki Jesuit Koleji’nde okumuştur; burada matematik, fizik dersleri ve Galileo’nun son çalışmalarını da içeren modern bir eğitim almıştır. Kolejden sonra, Poitiers Üniversitesi’nde hukuk okumuştur.
1616 yılında babasının isteği üzerine, avukat olarak çalışmak için Paris’e gitmiştir. Fakat Descartes hukukçu olma konusunda kararsızdır ve farklı deneyimler kazanabilmek için sık sık seyahat etmiştir. 1618 yılında Breda’daki Felemenk Devlet Ordusu’na katılmış, burada daha çok matematik içeren askeri mühendislik alanındaki çalışmalarına odaklanmıştır.
[b]Yeni bir Felsefe Tasavvuru[/b]
1619 ekim ayında Descartes, Neuburg an der Donau’da konuşlandığı sırada, odasına kapatıldığında tanrısal görüler gördüğünden bahsetmiştir. İlahi bir varlığın ona, yeni bir felsefe görüşünü ve matematikle felsefeyi birleştirme fikrini aşıladığını hissetmiştir.
Descartes her zaman bağımsız bir akla sahip olmayı isterdi, okuduğu kitaplara asla güvenmezdi. Bu görü düşüncelerinin bağımsızlığını arttırdı ve felsefeyle matematik çalışmalarının karakteristik bir özelliği oldu.
1620’de Descartes ordudan ayrıldı ve Fransa’ya dönmeden önce birkaç ülkeyi daha gezdi. Kendi felsefi tezlerini yazmayı amaçlıyordu. İlk eseri Regulae ad directionem ingenii (1928) (Aklın Yönetimi için Kurallar) idi. Eser Descartes’ın felsefe ve doğal bilimler konusundaki prensiplerinden bazılarını ortaya koyuyordu. Özellikle, gerçeğin yöntemsel incelenmesinde akla güvenmenin ve akli yetilerin kullanılmasının önemini açıklıyordu.
Kural 3 şunu söyler:
Alıntı:“İnceleme konumuz hakkında başkalarının düşündüklerini ya da kendi kuşkularımızı değil, açık ve seçik görebildiğimiz veya kesin olarak elde edebileceğimizi düşündüğümüz şeyi araştırmamız gerekir.” – Rene DescartesDescartes genç yaşlarında sık sık taşındı; fakat Hollanda’ya yerleşmek amacıyla gitti ve yazılarının çoğunu burada yazdı. Felsefeyle beraber matematik alanındaki çalışmalarını da sürdürdü. Leiden Üniversitesi’ne girdi ve burada matematik ve astronomi okudu.
[b]Yöntem Üzerine Konuşma[/b]
1637 yılında Descartes Discours de la méthode (Yöntem Üzerine Konuşma) da dahil olmak üzere bazı önemli eserlerini yayınladı. Burada; Descartes’ın karakteristik netliğiyle beraber, herhangi bir şey düzgün bir biçimde incelenmediği sürece, yöntemsel bağlamda doğruluğunun kabul edilmesinin mümkün olmadığı belirtildi.
Descartes hayatı boyunca kendini Katolikliğe adamış biri olmasına rağmen, eserleri o dönemde tartışmalı sayılmaktaydı. 1633’te Utrecht Üniversitesi’nde Galileo’nun eserleri yasaklı eserler listesine alınmıştı ve Descartes’ın Kartezyen Felsefesi de kınanıyordu. 1663’te, ölümünden kısa bir süre sonra eserleri, Papa tarafından Yasaklı Eserler Listesi’ne taşındı.
İşin garip tarafı, Descartes düşünce çalışmalarının Katolik inancını savunmayı amaçladığını iddia ediyordu. Bunu yaparken de yalnız inanca güvenmemenin, mantığı kullanmanın üstünü çiziyordu. Yine de geçmişe bakıldığında pek çok kişi Descartes’ın şüpheyi temel alma isteğinin felsefede ve dini inanışlarda önemli bir değişimin altını çizdiğine inanmakta. Descartes artık kilisenin ve kutsal kitabın otoritesinin benimsenmesinin gerekliliğine işaret etmiyordu – Descartes hakikatin kanıtını insan mantığına dayandırdı; Bu, Aydınlanma’nın etkili yönlerinden biriydi ve Kilisenin otorite kaybına işaret ediyordu.
Descartes’ın Tanrı’nın varlığından şüphe etme eğilimi çağdaşlarının Descartes’ın inancını sorgulamalarına neden oldu. Bazıları Descartes’ın gizli bir Deist olabileceğine ve pratik nedenlerle dinine düşkün bir katolikmiş izlenimi verdiğine inanıyordu.
[b]Ahlak Felsefesi[/b]
Descartes felsefe ile ilgili çeşitli konularda yazılar yazdı. 1649’da, Bohemya Prensesi Elisabeth ile etik ve psikoloji üzerine yaptığı uzun yazışmalardan doğan 1649 Les Passions de l’me (Ruhun İhtirasları) adlı eserini yayımladı. Bu çalışma Descartes’ın, Kraliçe Christina tarafından İsveç Kraliyet Sarayına davet edilmesine yol açtı.
1650’de Descartes gönülsüzce İsveç’e gitti ve kraliçeye sabah erken saatlerde felsefe dersleri verdi. Fakat bu dersler başarısızlıkla sonuçlandı; çünkü ikisi arasında anlaşmazlıklar vardı. Daha önemlisi, bu soğuk şatoda Descartes bir tür zatürreye yakalandı ve kısa bir süre sonra 11 Şubat 1650’de hayatını kaybetti.
)

