⭐🚀 TkyNET | Blacklist ve Profesyonel DDoS Korumalı TeamSpeak 3 Sunucuları 🚀⭐
Sponsor Görsel
⭐Kurumsal web sitesi barındırma, VDS ve sanal sunucu çözümleri. Name SSD altyapısı, yüksek performans, kesintisiz erişim ve profesyonel teknik destekle hizmetinizde.⭐
Sponsor Görsel 2
SponsorSponsor

En Çok Beğeni Alan Cevaplar

Serdar Yıldırım Hikayeleri

Konu

#11
BEBEK KELOĞLAN
Bakla, ye bakla at takla
Limon, ye limon denizde somon
Kavun, ye kavun derdinle avun
Soğan, ye soğan gece yarısı Keloğlan'dır doğan.
Ebe, oğlan doğdu der, sofada dokuz doğuran babaya. 
Baba koşar evinde on sekiz doğuran dedeye. 
Baba, oğlum oldu, baba oldum, der. 
Dede ayağa kalkar, gözün aydın, der.
Sen baba oldun, ben dede, der. 
Sen baba, ben dede, diyerek oynamaya başlar. 
Bunun üzerine baba, sen dede, ben baba, diyerek oynar.
Oynarlar da oynarlar.

Sonradan baba geri gelir babası yanında.
Babanın babası Keloğlan'ın dedesi,
Tatlıya bağlandı torun hevesi.
Bebek Keloğlan ağlar da ağlar.
Ana, baba, dede kucağına alır, sorun yok.
Keloğlan ağlıyor ama gözlerinde yaş yok.
Onun amacı dünyaya geldiğini ilan etmektir.
Daha doğar doğmaz hoş geldim demektir.
Hoş geldin Keloğlan, yeni doğmuş bebek oğlan.
Şimdi ağla büyüdüğünde ağlama, ağlatma.
Sakın ola zalim olma
Kılıcın değil, aklın keskin olsun.
Geldiğini görenler korkmasın, gülümsesin
Anlattıklarından ders çıkarıp hayatı özümsesin.

SON

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KELOĞLAN DENİZDEN BABAM ÇIKTI
Geçmiş zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan'ın bir de anası varmış. Başka kimi, kimsesi yokmuş. Keloğlan dağda, bayırda gezen, dereden, gölden su içen, işsiz, güçsüz bir gençmiş. Anası yat deyince yatar, kalk deyince kalkarmış. Sabahları tarhana çorbası içer, akşama kadar bahçede fare kovalarmış.

Günlerden bir gün anası Keloğlan'a fena kızmış:  " A benim tembel oğlum, bırak fare peşinde koşmayı, çığlık atıp onları korkutmayı. Bak öğlene yemek yok. Evden oltayı al da git denizden balık tut. Hem öğlene hem akşama yemeğimiz olur. "
Bunun üzerine Keloğlan:  " Ama ana, ben balık tutmayı bilmem ki. " deyince anası:
" Balık tutmayı bilmiyorsun ama yemeyi biliyorsun. Şimdi sahilde balık tutanlar vardır. Sor, sana öğretirler. Haydi, rastgele. "

Keloğlan oltayı almış, denizin yolunu tutmuş. Sahilde balıkçılara sormuş, balık nasıl tutulur, öğrenmiş. Oltanın ucuna yem takmış, denize atmış. Bir saat beklemiş, sonunda oltanın ipi gerilmiş. Oltaya kocaman bir balık yakalandığı belliymiş. Balıkçılardan yardım istemiş. Balıkçılar, yardıma koşmuş, oltayı çekmişler ve hayretten donakalmışlar. Oltanın ucunda bir adam varmış, adam ayağa kalkmış.
Keloğlan: " Denizden babam çıktı. " diye bağırmış. Gitmiş babasına sarılmış.
Babası: " Yoksa sen benim oğlum Keloğlan mısın? " diye sormuş.
Keloğlan: " Evet baba, ben Keloğlanım. Sekiz yaşımdan beri seni görmedim. Anam, baban bir gün dönecek, derdi. İşte döndün. "
Balıkçılar: " Aman Keloğlan, denizden babam çıksa yerim derdin. Sakın babanı yeme. Onun yerine bu balıkları kızart, ye. " diyerek Keloğlan'a bir sepet balık vermişler.

Keloğlan'ın, babasıyla döndüğünü gören anasının sevincine diyecek yokmuş. Keloğlan tef çalmış, anasıyla babası oynamış. Öğle ve akşam yemeğinde balık yiyen Keloğlan, anası ve babası sonradan uyumak için odalarına çekilmişler. Sabahleyin uyanan Keloğlan babasını evde bulamamış. Ana, babam nerede, diye sormuş.
Anası:  " Bilmem oğul, uyandığımda yatakta yoktu. Gelip bizim durumumuzu görüp gitti. " Keloğlan, nereye gitmiştir, deyince, anası:  " Nereye gidecek oğul, denizden geldi, denize gitmiştir. "
" Ana, ben şimdi oltayı denize atsam yine denizden babam çıkar mı? "
" Hayır çıkmaz. Uyumadan önce baban bana bazı şeyler anlattı. Geldiği yerde rahatı yerindeymiş. Derdi, kederi yokmuş. Oğlum, dedi ağladı, beni de ağlattı. Sonradan ben uyumuşum, uyandığımda gitmişti. "
" Sence babamı bir daha görebilecek miyiz? "
" Görürüz de ne zaman görürüz bilmem. Oğlum denize ara sıra olta atsın, beni yakalamaya baksın dediydi ya kaç zaman sonra oltaya takılır bilinmez. Sen şimdi onu bunu boşver de babanı gördüğünün keyfini sür. Herkese denizden babası çıkmıyor bilmiş ol. "

SON

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KELOĞLAN BEBEK DEV
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bol bol yemek yer, bel bel bakınır, yan gelip yatarmış. Anası bir gün kızmış Keloğlan'a:  " A benim kel oğlum. Bütün gün yatmasan, bir işe yarasan, bak önümüz kış, dağdan odun kır getir, benden sana alkış. " demiş. Bunun üzerine Keloğlan, anasını daha fazla üzmemek için, baltayı kaptığı gibi dağa çıkmış.

Keloğlan dağda kesilecek ağaç aramış, durmuş. Onurlu, kişilik sahibi insan yaş ağaca balta vurmazmış ya, Keloğlan da dağda boşu boşuna kuru ağaç aramış. Keloğlan ağaçlara acıya dursun ilerden bir yerlerden bebek ağlaması, ınga sesi duymuş. Keloğlan sesin geldiği yöne doğru gitmiş ve sonunda büyük bir mağarada ağlayan kocaman bir bebek devle karşılaşmış. Bebek dev mağara duvarına tutunup ayağa kalktığında boyu dört metreyi buluyormuş.
Bebek dev, mama, mama, der dururmuş. Keloğlan onun acıktığını anlamış. Hani anne, baba, demiş.
Bebek dev: " Anne, baba yok, gitti. " demiş.
Keloğlan, ne istersin, deyince bebek dev, süt, süt, demiş. Keloğlan, iki saat bekleyebilir misin ? Ben bir koşu köye inip sana süt getireyim, deyince, bebek dev, olur, demiş. Keloğlan fırlamış, köye inmiş, köylüleri olaydan haberdar etmiş. Güğümlerle, bidonlarla süt köylüler tarafından taşınıp, bebek dev beslenmiş.

Ertesi gün bebek dev, yanında köylüler olduğu halde, emekleyerek dağdan düze inmiş, köye gelmiş. Köydeki çiftlikler ve mandıralar bebek deve süt yetiştirmişler. Bebek dev birkaç ayda emeklemeyi bırakıp, ayağa kalkmış. Bebek devin köyde gezerken, köylülere iştahla baktığını kimse fark etmemiş. Sonraki günlerde adamlar ve kadınlar kaybolmaya başlamış. Keloğlan bebek dev geldikten sonra bu böyle oldu, diye düşünmüş. Bebek devi takip etmeye başlamış. Sonunda onu bir köylüyü yakalayıp ağzına götürürken görmüş.

Keloğlan: " Hey bebek dev, bırak o köylüyü, yeme. " demiş. Bebek dev köylüyü bırakmış, köylü kaçıp gitmiş. " Ey bebek dev, ben seni mağarada bulduğumda çaresizdin. Sana yardım etmesem, hayatla mücadeleni kaybederdin. Köylülerin de sana yardımı büyük oldu. Neden onları yiyorsun? "
" Şey! Ama köylüler çok tatlı. Çıtır çıtır yedim onları. "
Sözün bittiği yer burasıymış. Keloğlan bebek devle konuşmasına devam etse ne olacakmış? Şöyle bir düşünmüş. " Bebek devi köylülerin başına bela eden benim. O zaman bu belayı ben defetmeliyim. " Keloğlan köylülerle birlikte bir sal yapmış. Bu sala bebek devi oturtmuşlar ve eline bir kürek verip denize uğurlamışlar. Bebek dev bol bol kürek çekmiş ve bir adaya ayak basmış. Bu adada insan yokmuş, hayvan yokmuş. Bebek dev et yiyememiş ama ot ve yaprak yemiş. Yıllar geçmiş, boyu on metreye ulaşmış. O, bir bebekken Keloğlan'ın ve köylülerin ettiği yardımları unutmamış. Köylülere yaptığı haksızlığı utanarak anımsamış.

SON

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KELOĞLAN DEV FARE
Bir varmış, bir yokmuş. Bir dev fare varmış. Aha manda kadarmış.
Fare, fare, dev fare, nasıl geldin bu hale?
Ne yedin de böyle oldun, bir göründün, bir kayboldun.
" Dağda, bayırda gezerim, ne bulursam onu yerim.
Kedilerin düşmanıyım, yakalarsam kedi de yerim. "

Aman fare, yaman fare, başı büyük, kocaman fare.
Sakın kasabaya gitmeyesin, insanları üzmeyesin.

" Aman insan, yaman insan, başı küçük, kösemen insan.
Kasabaya gidiyorum, insanları üzüyorum. "

Dev fare arkasında yüzlerce normal fare olduğu halde kasabaya giriş yapmış. Şarkılar söyleyerek sokaklarda gezmişler. Ortalıkta ne bir insan, ne bir kedi görünmüyormuş. Dev fare ve arkadaşları, bu kasabada günlerce kalmışlar. Kilerlerde, ambarlarda ne varsa yiyip bitirmişler.

Bir gün kasaba dışındaki yolda nöbet bekleyen fareler, ileriden gelen kel kafalı bir genci görmüşler. Durumu dev fareye bildirmişler.
Dev fare: " Sakın bu Keloğlan olmasın? Adını çok duydum ama kendisini hiç görmedim. Gidin sorun bakalım kimmiş, neyin nesiymiş? Eğer bu Keloğlan ise, yandığımızın resmidir. Bizi bir dakika bu kasabada tutmaz, bilmiş olasınız. "
Bunun üzerine oradaki farelerden biri: " Aman efendim, siz neler söylüyorsunuz? Gelen Keloğlan olsa ne olacak? Bize ne yapabilir ki? İzin verin onu geldiği yere kadar kovalayalım. "
Dev fare: " Kimi kovalıyorsun? Keloğlan senden, benden kaçar mı sanıyorsun? O korkmaz, korkutur. Yenilmez, yener, ezilmez, ezer. Kaybettiği görülmemiştir. "
Farelerden biri gitmiş ve az sonra geri dönmüş. Gelen genç Keloğlan'mış. Dev fare Keloğlan'ın karşısına çıkmış. Onu saygıyla selamlamış. Hoş geldiniz, demiş.

Dev fareyi görünce Keloğlan'ın aklı başından gitmiş. Çok korkmuş, bir ağacın arkasına saklanmış:  " Uy anam, o neydi öyle? Kocaman, öküz kadar! Etraf fare dolu. Bu onların babası olsa gerek. Öküz faresi mi desem, fare öküzü mü desem? Beni yakalarsa yer bu ya. Yandım ki hem ne yandım. " diye söylenirken, dev farenin sesini duymuş:
" Keloğlan Bey, saygıdeğer Keloğlan Bey, nasılsınız, iyi misiniz? "

Bunun üzerine Keloğlan önce saklandığı ağacın arkasından başını çıkarmış, durum vaziyetini kontrol etmiş, ortamın müsait olduğunu görünce ortaya çıkmış. Bakmış dev fare karşısında el pençe, divan duruyor:  " Seni gidi minik, beni niye korkuttun bakayım? Gel buraya kulaklarını çekeyim. "
" Aman efendim, ben kim, sizi korkutmak kim? Asıl ben sizden çok korkuyorum. "
" Yapma ya..! Minik, benden niye korkuyorsun çabuk söyle bakalım? "
" Sizi tanımayan, Keloğlan adını bilmeyen yoktur. Ben dağdan geldim. Oralarda herkes sizin başınızdan geçen olayları anlatıyor. İnanın sizin hikayelerinizi dinleyerek büyüdüm. "
" Büyümüşsün ama fazla büyümüşsün. Bundan sonra benim hikayelerimi az dinle. "
" Hani siz iyisiniz ama rakipleriniz kötüdür. Ben sizin tarafınızdan olmak istiyorum. Bugün burada olanları duyanlar beni kötü bilmesinler. Kasabalıların biraz yiyeceğini yediydik. Şu iki çuval altın zararı karşılar. Ben bu altınları dağda sebze, meyve satarak kazandım. Ayrıca kasabalılardan özür diliyorum. Şimdi dağlara dönüyorum ve bir daha dağdan inmem. "
" Yolun açık olsun, güle güle git. Kimse seni kötü bilmez, merak etme. "

Daha sonra dev fare ve öbür fareler şarkılar söyleyerek kasabayı terk etmiş. Altınlar kasabalının zararını karşılamış. Kasabalılar, Keloğlan için, eğlenceler düzenlemişler, ziyafetler vermişler. Böylece Keloğlan kasabalıları farelerden kurtarmış olmuş.

SON

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KELOĞLAN İLE ULUDAĞ
Bundan yıllar önce Anadolu'da bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan anasıyla birlikte karınca misali geçinir giderlermiş. Keloğlan çalışmayı sevmezmiş ama anasının zorlamasıyla iş bulup çalıştığı ve üç beş kuruş kazandığı olurmuş. Keloğlan bir gün bir gezginden duydukları karşısında neredeyse büyük dilini yutacakmış. Gezginin anlattığına göre, Uludağ'da yaşayan kocamış bir ihtiyar varmış ve bu ihtiyar 54 milyon yaşındaymış.

Keloğlan kendi etrafında şöyle bir döndükten sonra: " Aboov! Sen ne diyorsun gezginim! Hiç o kadar yaşında insan olur muymuş? 54 yaşında deseydin inanırdım da öyle milyon yaşa falan benim aklım ermez. Peki, sen inanıyor musun ihtiyarın o kadar yaşadığına? "
Bunun üzerine gezgin: " Tabi inanıyorum. İnanmasam sana söyler miyim? Kendisini yıllardır tanıyorum. Ben çocukken ihtiyardı, 30 yaşına girdim yine ihtiyar. Babam, dedem zamanında da ihtiyarmış. Dedemin dedesi de onu tanırmış ve o zamanda ihtiyarmış. En aşağı hesaba vursan 200 yıl çıkar. 200 yaş da az değil hani. "
Keloğlan: " Onun orası öyle, 200 yaşında olabilir ama 54 milyon bana inanılmaz geldi. Hiç inanmadım. "
Gezgin: " Seni tanırım Keloğlan, inanmadım dersin ama araştırma yapmaktan geri durmazsın. Ya doğruysa değil mi? Sen meraklı köylüsün. Uludağ'a gidersin. İhtiyarı bulursun. Onunla konuşursun. "

Gezgin, Keloğlan'ı iyi tanıyormuş. Ertesi sabah anasından izin alan Keloğlan, Uludağ'a doğru yola çıkmış. Keloğlan yolda sormuş, soruşturmuş, yeni insanlarla tanışmış, konuyu araştırmış. Gezginin anlattıklarıyla insanların anlattıkları birebir örtüşüyormuş. Uludağ'da milyonlarca yıldır yaşayan bir ihtiyar varmış ve Keloğlan onunla bir an önce tanışmak için sabırsızlanıyormuş.

Sonunda Keloğlan çok yaş yaşamış, dişleri dökülmüş, iki büklüm ihtiyarı bulmuş. Onunla koyu bir sohbete dalmış. Keloğlan sormuş: " Dedem, ben geldiğimde selam dedim, sen kafanı kaldırıp beni gördün ve hoş geldin Keloğlan, selam evladım, dedin. Benim adımı nereden biliyordun ki? Sanıyorum beni ilk kez görüyorsun."
" Bak bu doğru Keloğlan. Seni ilk kez görüyordum ama adını biliyordum. Benimle görüşmeye gelenlerden bazıları Keloğlan deyip başından geçmiş bir olayı anlattılar. Aslanım, sen çok meşhursun. Gezgine de söyledim, şu Keloğlan'ı kap getir diye. Kendi gelmedi ama seni gönderdi. Benim için seni tanımak zor olmadı. "
" Dedem, şu üç günlük dünyada derler, dünya sence de üç günlük müdür? "
" Dünya üç günlük değildir. Beş günlük de değildir. Yaşadığı günlerin pek çoğunu değerlendirmiş, zamanını boşa geçirmemiş bilgili, kültürlü bir insan şu üç günlük dünyada deyimini kullanmaz. "
" Dedem, bu dünyaya yalan dünya diyorlar. "
" Olur mu Keloğlan? Dünya yalan olur mu? Tabi ki bu dünya gerçektir. "

İki büklüm ihtiyar aniden doğruluvermiş: " Bak ben Uludağ'ım. 54 milyon yaşındayım. "
Keloğlan: " Nee?! Sen Uludağ mısın? "
" Tabi ya ne sandın? Uludağ'ın bir de insansal karşılığı olmalı. Dünya çapında bir dağ derdini anlatabilmeli. Bak Keloğlan, insanlar bir fikir ve düşünce sistemine bağlı kalmamalı. Diğer fikir ve düşüncelere saygı duymalı. Eleştiri kabul etmeli. "
" Dedem Uludağ, seni üzdüysem beni affet. Nice zamandır bu sorular kafama takılıyordu. Soran öğrenir, sormayan ne öğrenmiş, derler. Ben de geldim, seninle tanıştım, memnun oldum. Misafirin iyisi erken kalkandır. İzin istiyorum. "
" İzin senindir Keloğlan. Ama çok erken kalktın. "
" Dedem, bu kadarı yeterli. Konuştuklarımızı anlatmama izin çıkar mı? "
" Çıkar. Ben sözlerimin arkasındayım. "

Keloğlan düze indikten sonra köyünde ve diğer köy ve kasabalarda Uludağ'la konuştuklarını anlatmış. Herkes, Keloğlan'ın anlattıklarını ilgiyle dinlemiş. Bir kişi bile karşı çıkan olmamış. Doğru söze ne denir? Demek ki doğru söyleyen dokuz köyden kovulmuyormuş.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KELOĞLAN İLE KEL OLMAYAN ADAM
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan yemek saatleri dışında evde eğlenmez gezermiş. Yakın köylere, kasabalara gider, arkadaş edinir, durup durup gerinirmiş. Yolda yürürken adıyla seslenip İbrahim diyenlere dönüp bakmaz, pire için yorgan yakmazmış. Bir elin nesi var, Keloğlan'ın takkesi var dermiş ama ak akçe kara gün içinmiş ve kara gün çokmuş, cepte akçe yokmuş.

Denize olta atmış, eski bir çarık çekmiş. Çarığı denize atmış, balıkları korkutmuş.
Yollar patika yol, omuz altında iki kol. Bu kol sağ, bu kol sol kol, mintanı da pek bol.
Üzüme bakmış kararmamış, güneş altında sararmamış. Çölü geçmiş kurumamış, hayata gülmüş, üzülmemiş.

Hal ve gidişi böyle olan Keloğlan bir gün kel olmayan bir adamla tanışmış. Bu adam Serdar Yıldırım'mış. Zamanda yolculuğa çıkmış ve aramış, Keloğlan'ı bulmuş. Bildiği atasözlerini birbirine karıştırmış ve bir kağıda yazıp Keloğlan'a okumuş.

Taşıma suyla değirmen döndüren adamın tatlı dili yılanı deliğinden çıkarmaz.
Tokken açın halinden anlayan tilkinin dönüp dolaşacağı yer, mağarasıdır.
Dili kılıçtan keskin olan denize düşünce yılana sarılmaz.
Dost tatlı söylediği için, attığı taş baş yarmaz.
Dağdan köyü görünce kılavuz istemeyen ormanda kaybolur.
Güneş girmeyen doktorun evi balçıkla sıvanmaz.

Eğer Serdar Keloğlan'ı gıdıklamasa Keloğlan'ın bunlara güleceği yokmuş. Ama Serdar'ın dostluğu iyiymiş. Kısa zamanda Keloğlan'la can ciğer kuzu sarması olmuşlar. İkisi birlikte kasabaya doğru giderken, hışımla yürüyen biri Keloğlan'a yandan çarpmış, geçip gitmiş. Peşinde kılıçlı bir manga fedai varmış.
Keloğlan sormuş: " Kim bu böyle ya? "
Serdar cevap vermiş: " Fatih Sultan Mehmet. İstanbul'u fethetmiş, geri dönüyor. Senin zamanının Konstantinopolis'i. "
Keloğlan: " Sağına soluna dikkat etmesi gerekir. Beni yere düşürecekti. "
Serdar: " Onun gözü dünyayı görmez, seni mi görecek? Ya ben İstanbul'u alırım ya da İstanbul beni, demiş. İstanbul'u aldı. Sonradan ya Roma beni alır ya da ben Roma'yı demeye başlamış. Ama Roma'yı alamadı. Roma onu aldı. Roma'ya siz Rim diyorsunuz. "
Keloğlan: " Nasıl yani? "
Serdar: " Roma üstüne sefere çıkmaya hazırlanırken vefat etti. 49 yaşındaydı. "
Keloğlan: " Vefat etti diyorsun ama yaşıyor. Az önce bana çarpmıştı. "
Serdar: " Demek ki zamanda yolculuğa çıkmış, zaman gezgini olmuş. "
Keloğlan: " Rim üstüne sefer hazırlığında olmasın? "
Serdar: " Yok daha neler? Zaman gezginleri büyük kader değişikliklerine sebep olamazlar. "
Keloğlan: " Bu Sultan Mehmet hangi ülkenin sultanı? "
Serdar: " Osmanlı Devleti'nin sultanı yani padişahı. "
Keloğlan: " Osmanlı Devleti mi? O da nereden çıktı? "
Serdar: " Yumurtadan. Şimdi Anatolikon'da (Anadolu'da) hangi devlet var? "
Keloğlan: " Selcukiyân-i Rum. "
Serdar: " Rum Selçuklu Sultanlığı yani Anadolu Selçuklu Devleti. Sonradan bu devlet parçalanacak, beyliklere bölünecek. Bu beyliklerden Osmanlı Beyliği zamanla diğer beylikleri ele geçirerek büyüyecek devlet olacak. Anadolu'da birliği sağladıktan sonra yönünü İstanbul'a ve Avrupa'ya dönecek. İstanbul'u aldıktan sonra Avrupa'daki pek çok devletin topraklarını zapt eden Osmanlı Devleti'ne Osmanlı İmparatorluğu denecek. Bir de bunun Orta Doğu ve Kuzey Afrika boyutu var. 600 küsür yıllık Osmanlı yaptığı savaşlarla hatırlanır olacak. "
Keloğlan: " Osmanlı İmparatorluğu sonradan ne oldu? "
Serdar: " Paramparça oldu. Elde kalan bir bu Anadolu düşman çizmeleri altında eziliyordu ama Başkomutan Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşı başladı. Mustafa Kemal uzun uğraşlardan sonra Anadolu'yu düşmanlardan temizledi ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Türk halkı O' na Atatürk soyadını verdi. 4 ay kadar oldu Cumhuriyet'imizin 90. yılını kutladık. Nice 90 yıllara diyelim. "
Keloğlan: " Buralar düşman dolmuşken Mustafa Kemal kurtarmış. O'nu bir görebilsem. Sence zamanda yolculuğa çıkmış mıdır? "
Serdar: " Bilmem hiç karşılaşmadım. Bir gün karşılaşırsam sana haber veririm. Birlikte Mustafa Kemal Atatürk'ün yanına gideriz. "
Keloğlan: " O günü sabırsızlıkla bekleyeceğim. "

SON

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KELOĞLAN LEYLEKLERİN PADİŞAHI
Mısır'da yaşayan leylekler nisan ayı gelince havalar ısınmaya başlar başlamaz Anadolu'ya göç edermiş. Senelerden bir sene mart ayının ortasında kar yeni kalkmışken bir leylek Anadolu'ya gelmiş ve Keloğlan'ın evinin bacasına yuva yapmış. Keloğlan şaşkın, anası şaşkın leyleğe bakakalmışlar.
Keloğlan: " Var bunda bir iş. " demiş.
Anası: " Aldırma oğlum, erkenci leylektir. " deyip geçiştirmiş.
Keloğlan ertesi gün ocağın içinde bir altın bulmuş. Sonraki gün bir altın daha bulunca çatıya çıkmış. Anlamış ki, altınları bacadan aşağı atan leylektir.
Keloğlan: " Leylek leylek, güzel leylek, bir derdin var senin, anlat leylek. " demiş.
Leylek: " Keloğlan Keloğlan, bende de sende de vardır iki göz , benim derdimi sen çöz. "
Keloğlan: " Leylek leylek, kanatlı leylek, kırmızı gagalı, altınlı leylek. Senden ferman, benden derman. "

Bunun üzerine leylek derdini anlatmış: Leyleklerin padişahı olduğunu, Mısır'da yaşadığını, dünyanın dört bir yanındaki leyleklere hükmettiğini ama tahtını bırakacağı bir varisinin olmadığını belirtmiş. Uzun araştırmalar, bilgelerden, bilginlerden yardım istemeler sonuç vermemiş ve bir gece rüyasına giren Keloğlan'ın yönlendirmesiyle geldiğini söylemiş. O keloğlan sendin Keloğlan, bende altın çoktur Keloğlan, sözümde yalan yoktur Keloğlan, derdime çare buldur Keloğlan.

Keloğlan ezilmiş, büzülmüş, genişlemiş, daralmış. Şapkasını çıkarmış, kel başını kaşımış:
" Ey leyleklerin padişahı, buraya gelirken neden eşinizi getirmediniz, sarayda mı bıraktınız? " diye sormuş.
Leylek: " Benim hiç eşim olmadı ki. " demiş.
Keloğlan: " Eşiniz olmazsa yavrunuz olmaz. "
Leylek: " Yavrumun olması için mutlaka eşimin olması mı lazım? Yıllardır beni bu yönde uyaranları zindana attırmıştım. Şimdi kafama dank etti. Şu üstüne oturduğum çuvaldaki altınlar senin. Derdime çare buldun. Teşekkürler Keloğlan. "
Leyleklerin padişahı uçup gitmiş. Keloğlan altınları almış. Kendine bir saray yaptırmış. Kellerin padişahı olduğunu ilan etmiş. Dünya güzeli bir kızla evlenmiş.

Bir yıl sonra nisan ayında Anadolu'ya gelen leyleklerden biri, Keloğlan'ın sarayının bacasına yuva yapmış. Bu postacı leylekmiş ve leyleklerin padişahından bir mektup getirmiş. Mektupta, artık eşim var, stop, dört yavrum oldu, stop, senden ne haber, stop, yazılıymış.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KELOĞLAN SERDAR YILDIRIM'A KARŞI
Bir adım, iki adım, üç adım. Dört yanına dört eder kırk dört adım.
Keloğlan, İnegöl ile Yenice arasındaki göl kıyısında balık tutuyormuş. Tutuyormuş da kovası boşmuş. Sabah erkenden göl kıyısına geldiğinde öğle yemeği derdindeymiş. Öğlene kadar boş geçmiş, akşam yemeği için, dertlenmiş. Eli boş gidersem, anam bırakmaz eve gireyim. Ormanda yatılmaz ya kurt, kuş dolu. Hiç olmazsa bir balık yakalasaydım. Oltanın ucuna yem takarım, balık gelir, yemi yer ama oltaya yakalanmaz. Göl balık dolu. Millet gelir, kovayı doldurur ve gider. Bu balık tutma işi etti beni heder.

Zaman gezgini Serdar Yıldırım Keloğlan'ı görünce yanına gelmiş. Bu ikisinin daha önce yaşadığı maceralar varmış.
Serdar: " Selam Keloğlan. Bakıyorum kovan dolu. Göldeki bütün balıkları tutmuşsun. "
Keloğlan: " Serdar, selam da sen eskiden benimle alay etmezdin. Bana daima yardımcı olurdun. Benim de sana çok yardımım oldu. "
Serdar: " Alınma be Keloğlan. Şakacıktan öyle dedim. Söz seninle bir daha bu tarz konuşmam. İlk ve son olsun. "
Keloğlan: " Özürünü kabul ettim, gitti. Sen benim öyle dediğime aldırma. Sabahın adı var, bir balık tutamadım. Üzüntüden çakıl taşı kadar küçüldüm, kaldım. "
Serdar: " Demek üzüntün bundandı. Ben de seni buraya yeni geldin sandım. Bak sana nasıl balık tutulur, göstereyim. Kovayı alır, suyun içine girersin. Kovayı uzatırsın ve haydi bakalım balıklar, atlayın kovanın içine dersin. Balıklar kovaya dolunca eve gidersin. "

Serdar dediğini aynen yapmış. Biraz sonra bir kova dolusu balıkla Keloğlan'ın yanına gelmiş. Balıkları gören Keloğlan çok sevinmiş. Şimdi hedef Keloğlan'ın eviymiş. Keloğlan balıkların hepsini ben tuttum deyince anası, bravo benim balıkçı oğluma demiş ve balıkları pişirmek için, ocağın yanına gitmiş.
Keloğlan: " Daha daha nasılsın? " diye sormuş.
Serdar: " İyiyim, hoşum, doluyum, boşum. Haberler sende. Birkaç ay önce taşındığın bu yeni evine alışabildin mi? "
Keloğlan: " Buraya alıştım alışmasına ama bir de aşk durumları oldu. Hayır, sorma, hiç anlatmam. "
Serdar: " Aşk durumları ha? Aşık oldun yani. Belliydi balık tutamadığından. Aşık adamın oltasına balık takılmazmış. Ben sormadım sen de anlatma. Kime aşık oldun bakalım? Kim bu şanslı kız? "
Keloğlan: " Angelacoma ( İnegöl ) Tekfuru Nicola'nın kızı. Bu eve taşındığımızın ertesi günüydü. Göl kıyısında karşılaştık. Bir an gözgöze geldik. Kalbim davul gibi gümledi, burnum zurna gibi öttü. Aşık olmuştum. Kız da bana karşı ilgi duymuş. Yanıma geldi. Adımı sordu. Keloğlan dedim. Meğer o beni eskiden beri tanıyormuş. Adımı biliyormuş. Elele tutuştuk, geleceği konuştuk. Serdar senin geleceğe ait tahminlerin tutuyordu. Hani diyordun ya: Bin yıl sonra insanlar ne seni ne beni unutmazlar. Bu düşüncen ilk anda bana olamaz gibi gelmişti ama öncesinden benim adım hatırlanır. Sen de benim masallarımı yazdığın için ve o masallardan bazılarında olduğun için, senin adın da unutulmaz. Senin şu an itibarıyla yaşadığın tarih nedir? "
Serdar: " Bence bugün 22-Ağustos-2016 yılındayım. "
Keloğlan: " Gelecek yıllara, yüz yıllara, bin yıllara benden kucak dolusu selam. "
Serdar: " Benden de selam. Önce şiir yazmaya başladım. Sonra masal ve hikaye yazmaya. İnternete 2006 yılında girdim. Eserlerimi yayınlamaya başladım. Çok ilgi gördü. Okurlar, yazdıklarımı beğendiler. 2011 yılında Ankara'dan Sıradışı Yayınları benimle irtibata geçerek on tane masalımı ayrı ayrı kitaplar halinde, büyük boy ve resimli olarak yayınladı. Sonradan pek çok yayınevi haberim olmadan internetten masallarımı alarak masal kitaplarında ve yardımcı ders kitaplarında yayınladı. 155 tane kitap ve dergide eserlerimi bulup satın aldım. Kimbilir daha kaç tane var? "
Keloğlan: " Benim masallarımı da yazıyordun. Kaç tane oldu? "
Serdar: " 58 tane oldu. Tüm yazdıklarım 280 tane oldu. "
Keloğlan: " 58 tane Keloğlan masalı mı? Var git sen 1.000 yıl daha yaşa. 2.000 tane olmazsa hakkımı helal etmem. "
Keloğlan'ın anası: " Haydi çocuklar, balıklar pişti, sofraya düştü. Soğumadan karnınızı doyurun da sonra atmaya, tutmaya devam edersiniz, " deyince iki aç insan sofraya oturmuş. Dakikalar sonra sofrada balıktan eser kalmamış.

Serdar bir ay Keloğlan'ın evinde misafir kalmış. Sonrasında köye gelen bir tellal Angelacoma'nın Turgut Alp tarafından alındığını söylemiş. ( MS.1299 ). Bundan dolayı Osman Gazi, Burussa ( Bursa ) kapısına dayanmış.
Keloğlan: " Duydun mu Serdar, Angelacoma'da savaş olmuş da bizim haberimiz olmamış. Orası kaç adımlık yer? "
Serdar: " Tekfurun kızı kimbilir şimdi ne haldedir? Belki de babasıyla birlikte esir düşmüştür. "
Keloğlan: " Ne? Esir mi düşmüştür? Kalk Serdar, kalk. Gidelim Angelacoma'ya, varalım Turgut Alp'in huzuruna. Ettiyse esir tekfuru, istesin tekfurdan kızını. "

Keloğlan ile Serdar, hızla yürüyerek gitmişler ve Turgut Alp'in huzuruna çıkmışlar. Turgut Alp'in işi başından aşmış. Keloğlan'ı dinleyince vezirine dönerek, kıza sorun, istiyorsa varın gidin evlendirin Keloğlan'la, demiş. Kız evet deyince Keloğlan ile tekfurun kızı evlenmiş. Birlikte köye dönmüşler. Anası Keloğlan'ı ve kızı güleryüzle karşılamış. Eve buyur etmiş.

Serdar bakmış ilgilenen yok oradan ayrılmış. Zaman gezgini olarak geçmişin ve geleceğin labirentlerine doğru yola çıkmış. O labirentler ki, bazen çok soğukmuş, bazen sıcakmış. Çok soğuk olunca beyni buz tutarmış, bir cümle bile yazmak istemezmiş. Bazen sıcak olurmuş, yazdıkça yazacağı gelirmiş. Serdar, yazdıklarımı okuyan oldukça yazmaya devam edeceğim, demiş.
Orhan Gazi Bursa'yı almış.
Turgut Alp İnegöl'e yerleşmiş.
Keloğlan, tekfurun kızı ile mutlu olmuş.
Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.

Keloğlan bahçeden dört gül koparmış.
Birini Orhan Gazi'ye, birini Turgut Alp'e.
Birini tekfurun kızına, birini anasına vermiş.
Serdar olayı duyup geri gelmiş, hani bana demiş.
Keloğlan sana yok demiş ve eve girip kapıyı kilitlemiş.

SON

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KELOĞLAN'I ÇARMIHA GERDİLER
Keloğlan kasabaya tuz almaya gidiyormuş. Bakmış yolun ilerisinde arabın biri, evin etrafında dönüp duruyor. Keloğlan arabın yanına gelmiş ve arapla birlikte dönmeye başlamış. Keloğlan sormuş: " Ey arap, bu ev senin midir? "
Arap cevap vermiş: " Evet, ev benimdir. Senin adın nedir? "
" Benim adım Keloğlan'dır. Ya seninki? "
" Benim adım da Bekir'dir. Nereye gidersin? "
" Kasabaya giderim. Ya sen niye evin etrafında dönersin? "
" Bir tür inanış. Ben uydurdum, döndükçe kötülükler evden uzaklaşır. "
" Günde kaç defa dönersin? "
" Aklıma geldikçe, kafama estikçe üç-beş defa. "
" Dönmesen, yürümesen, dursan, diyen Keloğlan'a arap çok kızmış. "
" Bana nasıl dönme dersin, " diyen arap Keloğlan'ı yakalayıp bağlamış. Daha sonra ağaç dallarından çarmıh hazırlayıp Keloğlan'ı bu çarmıha germiş. Ellerini, ayaklarını bağlamış. Haydi, bana müsaade, diyen arap yürüyüp gitmiş.

Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım Keloğlan'ın haline acımış. Noktayı koyup, kalemi elinden atarak, defterin içine girmiş ve Keloğlan'ın yanında belirmiş. Onun bağlı olan ellerini ve ayaklarını çözmüş. Keloğlan, Serdar'a teşekkür etmiş. Sana bir can borcum var, demiş. Kendisini çarmıha geren arabın tekin biri olmadığını, burada fazla eğlenmemesini söyleyip hızlı adımlarla oradan uzaklaşmış.

Serdar sağa-sola bakınırken arap gelmiş. Serdar'dan Keloğlan'ı bıraktığını öğrenen arap küplere binmiş. Bağırıp çağırmış. Hırsını alamayan arap Keloğlan'ı çarmıha gerdiği yere bu kez Serdar'ı bağlamış. Haydi, bana müsaade deyip yürüyüp gitmiş. 

Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş Keloğlan geri gelmiş. Serdar'ı çarmıhtan indirmiş. Sana can borcum ödendi, demiş. Bunun üzerine Serdar gelecekten geldiğini, yazdığı pek çok masalın yanı sıra Keloğlan masalları da yazdığını, şimdiye kadar yirmi tanesinin bittiğini söylemiş. Masalları internette yayınladığını, yayınevlerinin bunların bazılarını masal kitaplarına aldığını belirtmiş. 

Keloğlan: " İnternet nedir bilmem ama benim masallarımın kitaplara geçmesine çok sevindim. Herkes okuyor mu onları? "
Serdar: " Evet Keloğlan. Herkes okuyor. "
Keloğlan: " Dur bak Serdar, başımdan geçen birkaç olayı anlatayım. Onların da masalını yaz. "
Serdar: " Tamam, olur Keloğlan. Ama önce buradan uzaklaşalım. Arap gelirse bu kez ikimizi birden çarmıha gerer, kurtaran da olmaz. "
Keloğlan: " Doğru ya, ben arabı unutmuştum. O kadar yalvardım beni çarmıha gererken, bir merhamet göstermedi. "

Serdar: " Bense araba hiç yalvarmadım. Yaptığının yanlış olduğunu söylemekle yetindim. Senin geri geleceğini biliyordum. Bu Keloğlan benim bildiğim Keloğlan ise, buralardan gitmemiştir, bizi seyrediyordur, diye düşünüyordum. Hani can borcum diyordun ya onu ödemek için. Ben senin kadar zeki olsam başka ne isterim. "

Keloğlan: " Bütün sözlerin doğru. Anam haricinde herkes benim zeki olduğumu söyler. Şu gördüğün saksı boş değil yani. "
Karşıdaki ormandan çıkan arabı gören Keloğlan ile Serdar ayrı yönlere bir kaçış kaçmışlar ki sormayın! İkisi aynı yöne kaçsalar ve araba yakalansalar kim kurtaracakmış? "
Arap daha sonra evine girmiş, yemek yiyip, yatıp uyumuş. Gece yarısı şiddetli bir yağmur yağmış. Bu arada arabın evine yıldırım düşmüş. Arap artık yaşamıyormuş. 

SON
Son Düzenleme: 22-02-2026, 14:48, Düzenleyen: Serdar102.Son Düzenleme: 22-02-2026, 14:48, Düzenleyen: Serdar102.
Cevapla
#12
Kurbağacık - Serdar Yıldırım
KURBAĞACIK
Ormanlık bir bölgede bulunan bir su birikintisinde yaşamakta olan kurbağacık arkadaşı olmadığından yakınıyordu. Bu kurbağacık vaktinin çoğunu su birikintisinde yüzerek geçiriyor, bazen de sudan çıkıp, çimenlerin üstünde zıplayarak geziniyordu. Her gün bir önceki günün tıpatıp benzeriydi. Her gün aynı şey, hep aynı şeyler. Bitmek tükenmek bilmeyen bir tekdüzelik kurbağacığı canından bezdirmişti. Kurbağacık bir gün kızdı kendine: “ Sanki bütün ömrünü bu su birikintisinde geçirmeye pek meraklısın. Dünya senin zannettiğin kadarcık mı sanki? Dünya bu kadar küçücük mü sanki? Neden kurtarmazsın kendini buradan, çekip gitmezsin buralardan? Eğer sen bu yaşadığın su birikintisine dünya diyorsan, bil ki, sen bu dünyanın değil, bambaşka dünyaların kurbağasısın. Şunu hiç aklından çıkarma: Arzuladığın yaşama ancak bu su birikintisinden uzaklaşarak kavuşacaksın. ”

Kurbağacık o anda kararını verdi. Buradan ayrılarak yola çıkacak, gideceği yerlerde kendine arkadaş arayacaktı. Kurbağacık ormanda günlerce yol aldı. Artık ormanın sık ağaçları seyrekleşmiş, küçük bir düzlüğe çıkmıştı. Birden yerde parlak bir şey gördü. Bu da neydi böyle? Parlak şeye baktığında çok şaşırdı. Bunun içinde bir kurbağa vardı ve o kurbağa da kendisine bakıyordu. Geriye dönüp, bir taşın arkasına saklandı. İlk şaşkınlığı geçtikten sonra bu parlak şeyin çok ince olduğunu ve içinde kurbağa falan olamayacağını anladı. O zaman durum apaçık ortadaydı: Parlak şey ayna olmalıydı ve aynada kendini görmüştü. Kurbağacık aynayı alarak yakındaki bir ağacın kenarına yasladı. Aynanın karşısına geçerek türlü şaklabanlıklar yapmaya başladı. Bazen iki ayağı üstünde doğruluyor, bazen zıplıyor, bazen de derin nefes alıp göğsünü, yanaklarını şişirerek aynadaki aksini seyrediyordu. Bu hareketlerin içinde en hoşuna giden, aynada kendini iri görmek olmuştu. Gittikçe daha derin nefes alarak daha iri gözükmeye başladı. Sonunda öyle bir an geldi ki, kurbağacık yusyuvarlak oldu ve ayaklarının yerden kesilip yükselmeye başladığını fark etti.

Kurbağacık hiç bozuntuya vermedi. Yerden on metre kadar yükselince ağzından biraz hava bıraktı. Daha fazla yükselmek gereksizdi. Her işte her şey seviye seviyeydi. Seviyesinin dozunu tam olarak ayarlamalıydı. Bir kuş değildi ki o, çırpsın kanatlarını, yükselsin gökyüzüne, uçsun uçabildiğince. Nereden baksan bir küçük kurbağacıktı. Olmaz denirdi, kurbağalar uçamaz denirdi, hayal gibiydi ama gerçekti. Uçuyordu işte. Kurbağacık şöyle bir etrafına bakındı. Yön tayini yaptı. Ormandan gelmiş, şu tarafa gidecekti. Sağ ön ayağını gideceği tarafa doğru mihaniki bir hareketle uzattı. Hayret! Gitmek istediği tarafa dönüvermişti. Döndü iyi de hala havada hareketsiz duruyordu. Birden suda arka ayaklarını ileri gitmek için kullandığını hatırladı. Arka ayaklarını yavaş yavaş göğsüne çekti, geriye doğru bıraktı, çekti, bıraktı. Düşündüğü tastamam olmuştu. İlerleyebiliyordu. Artık canının istediği kadar gidip, istediği yerde de aşağı inebilecekti.

Kurbağacık bir süre uçtuktan sonra bir dere kenarında boylu boyunca uzanmış yatmakta olan yaşlı kurbağayı fark etti. Mutlaka bir rahatsızlığı vardır yaşlı kurbağanın ‘ diye düşündü, çünkü hiçbir kurbağa böylesine açıkta yatmaz. Eğer yatarsa bu onun tehlikelere davetiye çıkartması anlamına gelir. İnip bakayım nesi varmış yaşlı kurbağanın.

Yaşlı kurbağanın düşüp kaldığı bu çayırlık bir mesire yeriydi. İnsanlar günlük güneşlik yaz günlerinde hafta sonlarını burada geçirirler, piknik yaparlardı. Bir kendini bilmez yanında getirdiği şişenin içindekini içmiş, giderken de atmış şişeyi kırmıştı. İşte yaşlı kurbağa önündeki bu kırık şişenin bir parçasına basınca ayağından yaralanmış ve canının çok acımasına dayanamayarak bayılmıştı. Yaşlı kurbağa kendine geldikten sonra olanları kurbağacığa anlattı ve yardım etmesini istedi.

Kurbağacık: “ Efendim, böyle bir durumla daha önce hiç karşılaşmadım. O cam parçasının ayağınızın altından çıkarılması lazım. Ben bunu başaramam. Gelirken görmüştüm. Az ileride dere kıyısında iki çocuk balık tutuyordu. Gidip onları çağırayım, size yardım ederler herhalde “ dedikten sonra zıplayarak uzaklaştı.

Kurbağacık çocukların yanına geldiğinde: “ Lütfen yardım eder misiniz? Yaşlı bir kurbağa ayağından yaralanmış az ileride yatıyor. Ne olur benimle gelin ona yardın edin , onu kurtarın. İyilik yapmak sevaptır. Haydi, çocuklar, lütfen kalkın, benimle gelin “ dedi.

Kurbağacığın yalvarmasına dayanamayan çocuklar, oltalarını sudan çıkarıp bir kenara koydular ve kurbağacığın peşine takıldılar. Biraz sonra yaşlı kurbağanın ayağındaki cam parçası çıkarılmış ve yaralı yer temiz bir bezle sarılmıştı.

Çocuklar gittikten sonra kurbağacık yaşlı kurbağaya destek oldu ve onu kuytu bir yere götürdü. Burada yaşlı kurbağa, kurbağacığa yaptığı yardımlardan dolayı teşekkür ettikten sonra: “ Nedense böylesine karşılık beklemeden yapılan iyilikler, yardımlar pek nadir oluyor. Nedense herkes bir başkası bana kötülük yapmadan ben ondan önce davranıp ona bir kötülük yapayım, ilk ben vurayım diyerek kesinlikle hiç bitmeyecek bir yarışı sürdürüyorlar. Gelin bu anlamsız kötülük yarışından vazgeçin, gelin kardeş olalım, elele tutuşalım, mutluluğa koşalım diyerek seslensem ben şimdi canlılara acaba beni dinlerler mi? Hep kötülük görmekten, hep üzülmekten, hep ağlamaktan bıktım artık “ diyerek sözlerini tamamladı ve ağlamaya başladı.
Yaşlı kurbağanın ağlaması kurbağacığın silkinmesine sebep oldu: “Dur ağlama artık yaşlı kurbağa, sil gözyaşlarını. Bundan sonra ikimiz eş kardeş sayılırız. Demek ki bir kötülük yarışı yapılıyor ve herkes bu yarışı önde bitirme gayreti içinde. Buna karşın ben de şu andan itibaren iyilik yarışını başlatıyorum. Yakında dünya turuna çıkacağım ve canlılara iyiliği anlatarak onların iyilik yarışına katılmalarını sağlayacağım. İyilik bayrağı sonsuza dek gönderde dalgalanacaktır. “
Kurbağacık kendine çok güveniyordu. Neden derseniz, çünkü güçlü bir kozu vardı. Ne çabuk unuttunuz, uçabiliyordu ya. Kıtalararası yolculuk onun için hiçten bile değildi.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım


BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
Türkiye Çocuk Dergisi - Sayı: 1058 - Yayın Yılı: Mart 2015 - Sayfa: 32-33
Masal Bahçesi - Söğüt Yayınları - Haziran 2008 - Sayfa: 360-365
Eğlendiren Masallar - Karaca Yayınları - Yayın Yılı: 2004 - Sayfa: 3-19
Masal Diyarı - Yakamoz Çocuk - 2. Baskı - Yayın Yılı: Haziran 2008
4.Sınıf Konu Anlatımlı - VIP TÜM DERSLER - Editör Yayınevi - Sayfa: 269
8.Sınıf Soru Bankası - Asistan Yayınları - Yayın Yılı: Temmuz 2018
Zaman Gazetesi - Makedonya Eki - Yayın Tarihi: 20-5-2028

Yayınevleri internetten alıyor. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

Selamlar.
Çocukken büyüklerimiz bize masal anlatırdı. Bu masalları ilgiyle dinlerdim. Özellikle Keloğlan. Kavga etmiyor, vuruşmuyor ama her zaman galip geliyor. Demek ki hayatta vuruşmadan da galip geliniyormuş diye düşünüyordum. Askerden geldikten sonra bir lokantada iki ay garsonluk yaptım. Sonra bir yıldan fazla bir süre iş aradım. Sonunda kırtasiye dükkanı açtım. Kendi dükkanımda sattığım masal kitaplarını okudum. Ne güzel masallar yazıyorlar acaba ben de böyle güzel masallar yazabilir miyim, diye düşünmeye başladım. Eğer kırtasiye dükkanı açmasaydım mümkün değil masal ve hikaye yazamazdım. 14 yaşından beri şiir yazıyordum da masal, hikaye yazmak ayrı bir olay. Konu oluşturuyorsun elinde kalem, önünde kağıt bir - iki saat geçiyor, yazı yok. Böylece aradan altı yıl geçti. Bir aralık iki tane yarım sayfalık hikaye yazdım. Sonrasında peş peşe pek çok hikaye ve masal yazdım. Hayatta hedefi 12'den vurmanızı isterim. Sağlıklı ve mutlu kalın.

1994 yılında içinde 8 hikayemin olduğu bir hikaye kitabından 5.000 tane bastırmıştım. 1995 yılında yine içinde 8 hikayemin olduğu bir hikaye kitabından 2.000 tane bastırmıştım. Aynı yıl 10 'luk bir seriden 10.000 tane bastırmıştım. Bu kitaplardan şimdi elimde 100 tane kaldı. İnanın bana hiç para dönmedi.

Son olarak İstanbul'a bir ayakkabı tamircisi arkadaşla 1996 yılında gitmiştim. Cağaloğlu'na, yayınevlerinin çok olduğu bir semte. Akşamüstü İstanbul'a vardık. Bir parkta sabahladık. Hikayelerimin olduğu dosyaları elden yayınevi sahiplerine ve editörlere verdim. Çok beğenenler olduğu gibi, sinirlenenler de oldu. Bir daha İstanbul'a gitmedim ama yazı işini bırakmadım. Yazmaya devam ettim. Daha sonraki yıllarda kitapçılardan 202 tane içinde hikayelerimin olduğu kitap buldum ve satın aldım. Hatırlıyorum o parkta sabahlarken iki gözü açık bankta yattım ve amacım, bir yayınevinin yayınladığı bir kitaba bir hikayemin alınmasıydı.

2012 yılının son ayında 112 tane yayınevine e mail yoluyla baş vurdum. 40' ar tane masal gönderdim. Alın bakın bu masalları ben yazıyorum, dedim. Masal kitaplarında kullanabilirsiniz, dedim. 14 yayınevi benimle ilgilendi. 13 tanesinden yanıt geldi. Sonunda, hiçbiri benim yazdığım masalları kitap olarak hazırlamaya yanaşmadı. Bir yayınevi editörü bana telefon açtı. Konuştuk. Bize gönderdiğiniz masalları siz mi yazıyorsunuz, dedi. Ben de, evet, dedim. Hangi okulu bitirdin, dedi. Ben de, lise mezunuyum, dedim. Hayır, dedi. Sen bu masalları yazamazsın, dedi. Sesini yükseltti. Bana bağırdı. Bu masalları yazan biri edebiyat öğretmenidir. Üniversitede hocadır. Sen kimsin de bu masalları yazdığını iddia ediyorsun, dedi. Telefonu kapattı.

Ben yıllar önce bu hikayeleri yazarken, bir gün bu yazdıklarım dünyaya ulaşacak derdim. İşte şu hikaye nasıl bitmelidir. Şöyle bir son olsa bunu Fransız veya Alman kabul eder mi, diye düşünürdüm. 38 yaşında evlendim. Bir gün nişanlım Ayla ile birlikte Bursa'da Kültürpark' a gitmiştik. Fal bakan bir kadın vardı ve az bir para karşılığı benim falıma baktı. Küçük bir bez torba içinden birkaç madeni para, biraz kemik parçası ve küçük parmak kadar birkaç dal parçasını masa üstüne yuvarladı. Sen dedi, deniz aşırı ülkelere yolculuk yapacaksın. İngiltere'ye, Fransa'ya, Amerika'ya gideceksin. Buralarda görkemli bir şekilde karşılanacaksın. Falcı kadından ayrıldıktan sonra ben Ayla'ya: Bu kadın beni hiç tanımıyor. Sadece dikkatli bir şekilde gözlerime baktı. Bu kadar kısa bir zaman dilimi içerisinde benim düşüncemi okuması imkansız. Bir şekilde gelecekten haber verdi. Aslında ben değil, benim yazdığım hikayeler o yolculuğu yapacaktır, dedim. Bundan dolayıdır ki, Belçika, Romanya, Uygur Devleti, Pakistan Üniversitesi, Portekiz gibi devlet site ve forumlarında hikayelerim okunuyor.

Sizler de şiir veya hikaye yazıyorsanız önce yakınlarınıza okuyun. Beğenirlerse doğru yoldasınız demektir. Sonra internete verin. Okuyucu eğer şiiriniz, hikayeniz güzelse güzel der. Bazı yerleri hatalıysa uyarırlar. Gerekli düzeltmeleri yaparsınız. Çeşitli yazarların şiirleri okunacak. Hikayeler okunacak.

Yazarların hayat hikayeleri de önemli. Kim nerede doğdu, hangi şartlarda büyüdü, nasıl yazar veya şair oldu. Bunların hep bilinmesi gerekiyor. Direk hikaye yazacağım deyip işe girişmek yanlış. Genelde hikaye ve masal yazarları şiirden işe başlarlar. Ben de şiirden işe başladım. Lise 1'e giderken okuldaki şiir yarışmasında benim şiirim ilk 10 sıraya girmeyince bu işte başarılı olmak istedim. Aslında birincilik bekliyordum.
Neden önce şiir derseniz: 800 - 1500 metre koşularına girmeden, bu mesafelerde başarılı olmadan 5.000 - 10.000 metre koşularına girene rastlamadım. Maraton yarışı 42.195 metredir ve ben maraton yarışına roman yazmak benzetmesi yapıyorum. 200 - 300 sayfa yazıyorlar. O çok zor iş. Bir roman için aylarca uğraşan yazarlar var. Ben roman yazmaya yönelmeyeceğim. Bana hikayeler yeter. Anlatılmak istenen kısa ve öz olarak okuyucunun ilgisine sunulmalı.

Çeşitli yayınevleri haberim olmadan masal - hikaye kitaplarına, yardımcı ders kitaplarına alıyorlar. Kırtasiyelerden şu son 6 yılda 202 tane kitapta eserlerimi buldum ve satın aldım. Bazısında bir tane bazısında iki tane almışlar. Birinde yedi tane var. Telif hakları diyorlar. 2012 yılında bir yayınevine telefon etmiştim. Hikaye kitaplarınıza benim pek çok hikayemi almışsınız dedim. Kitapların ve hikayelerin adını söyledim. Araştırın dedim. Yayınladığınız hikayelerin adını yazın dedim. Tamam, dedi yayınevi sahibi, yarım saat sonra ben seni ararım. Yarım saat sonra aradı. Dedikleriniz doğru, dedi. Benim dedim on bin lira borcum var. Bana bu parayı verirseniz ben size hiç yayınlanmamış hikayelerden gönderirim. Yayınevi sahibi, Serdar ben senin yazdığın hikayelerden gelen parayla Ankara'da 5 katlı apartman yaptırdım. Yeni hikayelerini internetten bulup kullanırım. Sana para yok, dedi.

Bundan 5 ay önce, çeşitli yayın evlerine hikayelerimi gönderdim. Bakın Hollanda, Belçika gibi ülkelerde çıkan mecmualarda, Pakistan Punjab Üniversitesi'nde Okutulan Ders Kitabında Hikayelerim Çıktı diye mesajlar yazdım, linkler verdim. 24 yayın evinden sadece birinden mesaj geldi. Telefonla konuştuk. O yayın evinin editörü, senin hikayelerini 500 tane basarım ama 20.000 liranı alırım, dedi.
Son Düzenleme: 01-07-2026, 13:59, Düzenleyen: Serdar102.
Cevapla

Bir hesap oluşturun veya yorum yapmak için giriş yapın

Yorum yapmak için üye olmanız gerekiyor

ya da
Task